25 Temmuz 2011 Pazartesi

HOOOPPP TATİL MODU!!!!!

Benim ufak kıvırcığın keçileri seyrettiği an..ona göre çeçilerrr...
Herkes gider mersine biz gideriz tersine.
Hafta sonu acayip kalabalıklaşan deniz kenarımız, bizi de daha sakin, daha esen bir yerlere gidelim moduna soktu. Bu ne kalabalıktır anlamadım. Kopan gelmiş, sokaklar araba dolu, deniz ise insan dolu. İş, hem denize girip, hemde piknik yapalım olayına dönüşünce düştük yollara. Bir gün önceden sosa yatırdığımız, (dört orta boy soğan, rendelenir kimyon ve kekik le karıştırılıp, zeytinyağıda eklendikten sonra istediğiniz et türü bu karışıma yatırılır.) nevalelerle beraber Ve enteresan bir şekilde annemin bir karadeniz televizyonunda görüp hemen sipariş ettiği komple mutfak'ı aldık düştük yollara. Karaburun yarımadasına bulunan biraz uzak ama en bakir yerlerden biri olan Karareis e gittik.. Güzel bir gündü Keşif gibiydi.
Denizi çakıllı siyah kumluydu ama olsun. Resif gibi bir denizdi. Denizin içindeki kabukları almaya elim ve içim elvermedi, onlar yerinde daha iyiler diye düşündüm.
Basit palet, şnorkel, dalışımla yemeğe doyamadığım, karagöz, levrek, çipura topluluğunun geçişlerini seyrettim. Laf aramızda Onlara denizin dibinden biraz ayıp söylendim "şimdi sizi alsam pişirsem üzerinize limon sıksammmm" duymuş olacaklar ki hızla geçtiler önümden!!!
Ama bir ahtapota üzgünüm talip oldum ve yakaladım.Çok kötüyüm biliyorum idare edin. Ahtapotun salatasını yapıca anlatacağım. Yol boyunca kekik kokuları bırakmadı peşimizi. Kekik kokularını içime çektim ve nanimin dediği gibi "şifa olsun" dedim. Yol üzerinde bir kirpi, bir tavşan, ve keçi sürüsü gördük hepsinin boynunda çanlar. O çanların çıkardığı sesler küçük kıvırcığımı büyüledi.. İlk önce sürüyü görünce "ata bakkk" dedi "onlar at değil keçi canım" dedim.  Ne bilsin çocuk hav hav çağırır gibi "çeçilerr gell gell" diye seslendi.
Onun için değişik bir deneyimdi, bizim içinse deniz kenarında marul gibi yayılıp bütün gün atıştırıp hamallaşmaktan daha güzel bir gündü.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Özgürlük.....
Bir çok kişinin, kazanmak istediği uğruna çok şeyi bağışlayabileceği bir duygu..
Bir hapisteki insan için mesela paha biçilemez..
Ülkesinde ki zulumlardan kaçmak isteyen için olabilir mesela.
Kocasından sürekli dayak yiyen biri içinde olabilir.
Zorla evlendirilen küçük kızlar için ah.
Ana baba eş çocuk hasretiyle vatani görevini yapan asker için..
........................
Bu örnekler çoğaltılır çok çoğaltırlır.. Herkesin Özgürlük düşüncesi farklıdır bence..

Benim içinse Özgürlük,
Mesela,
Tuvalete yanlız girebilmek, sorumlulardan kaçabilmek mesela, kimseye hesap vermemek olabilir.İşime sorunsuz onu, bunu düşünmeden gidebilmek mesela..Yada şehrimin sevdiğim her semtindeki her bildiğim, bilmediğim sokaklarında fütursuzca dolaşmak fotoğraf çekmek mesela en çok istediğim...Çocukluğumun fotoğrafını çekmek mesela... Eve döndüğümde, yemek yapma derdi olmadan yatağa girip marul gibi yayılmak...Ütü, temizlik derdinin tek kişi ile sınırlı kalması..Sessiz bir ev. Sakin bir hayat....Bunlar benim için okadar zor bir durum kii...

22 Temmuz 2011 Cuma

MİM MİA WALLACE!!!

Uzun zamandır mim gelmiyordu MİA beni mimlemişti birazcık derin mevzulara daldım, geç kaldım affet beniiiii miaaaa..
Mim Konusu: Evinizde yangın çıksa ve tek bir eşya kurtarmak zorunda kalsanız neyi kurtarırsınız?
***
Vışşşşşşşşşşş.......
Eşya demeseydi kızları kurtarırdım derdim. Ama eşya deyince akla ilk önce aklıma cep telefonum geliyor. Çünkü yakınlarıma ulaşıp onları merakta bırakmak istemem. İkinci ise kesinlikle" Lap topum" nediyelim.
Hem daha yeni aldım, öyle kolay kolay alınmıyor bu meretler....

Esasında  ben eşyalarımı paylaşmayı severim, ama asla gözden çıkarmadıysam kimseye veremem. Geçenlerde işten çıkıp arkadaşım bana uğradı, topuklu ayakkabıları bütün gün işte sıkmış, benim evde kahve molası verince şişti tabi ayakları, eve giderken parmak arası sandaletlerimi giydi. Daha ilk istemesinde benim içim bir cızz etti. Çok ta güzel değil ha sandaletler, arada sırada giydiğim bir şey üstelik. Olsun ama benim o... İyi verdim vermesinede, nasıl isteyeceğimi bilemedim. Ne diyeyim, ne söyleyeyim,, kendi de "al sandaletlerin" diye getirebilecek biride değil. Karnıma ağrılar girdi, valla en sonunda, Melisanın üstüne attım. İşte o benimdi de Melisaya verdim, işte isteyip duruyor sıcaklarda başladı, ayakları büyük onun daha almadım ona sandalet, bla bla bla...getirdi en sonunda ben bir rahat ettim "oh beeeee" dedim...Uyuz Cemre ne olacak :p

10 Temmuz 2011 Pazar

NANNİM!!!!!!!

Nannimle ilgili daha önceki yazım: http://superinceparlakcorap.blogspot.com/2010/11/vapuuuur-al-beni-seneler-oncesine.html


Nannim hastaydı hem de zor bir hastalıktı. Doktor ''Ne olacağı belli değil.. Beyninde pıhtı oluşmuş, ameliyat etmek onu, çabuk sonuca götürebilir, böyle kalması daha iyi, bu pırtı beyninin merkezlerinde dolaşabilir, çok acıkabilir, yada yemek yediğini hatırlamayabilir, hatta tuvaletini nasıl yapacağını bilmeyebilir, günlük yaşam kalitesi düşecektir sadece ona iyi bakacaksınız ''dedi, annemle, teyzemler in gözleri fal taşı gibi açılmış birbirlerine baktılar.... Doktorun dediklerini tekrar düşündüm, o zaman kalbimin içinde acı bir sızı oluştu...
Evine gittik, namaz kıldı, ona izledim, divana yanına oturdum, omuzuna, kafamı koydum buram buram gül suyu kokuyordu.....''Ben artık hiç eskisi gibi olamam cemre!!''dediğinde içimde kopan fırtınayı anlatmam mümkün değil bu anı ve duyduğum ona has gül suyuyla karışık pudra kokusunu asla unutmadım..
İşte o zaman anneanneme de ayrı bir aşk duyduğumu hissetmiştim. Çok erkendi biz daha onunla neler, neler yapacaktık diye düşündüm.. Çocukluğumun çok önemli yapı taşlarından biriydi. Herkes için anneannesi önemlidir, ama sanki benim için daha bir farklıydı yada ben öyle sanıyordum...
                 Çünkü çocukluğumu onun dibek başında çıkmaz sokaktaki evinde geçirmiştim. Onunla sıcak pişili kahvaltılar ederdik, hamuru karışını, çökelekli maydanozlu, hamur toplarına dolduruşunu izler, bazen yapmama izin verirdi, komşulara gider çaylı, kekli, börekli saatler geçirirdik, havra sokağına taze sebze, meyve almaya gider, oradaki esnafla pazarlık yapmasını seyreder, pide yer, karadut şerbeti içerdik, hamama gider saatlerce kendimizi ödüllendirir eve gelince pamuk gibi koyun koyuna sevdiğimiz şarkıları mırıldanıp uyurduk, akşamları yazlık açık sinemaya minderlerimizle birlikte gider, Sensun gazozu alır, Raj kapoor'un Avere Mu filmini izlerdik, akşam üstleri, kapının önüne serdiğimiz kilimin üzerinde, ben bebeklerimle oynar, oda komşularınla oya yapardı, Aydına trenle giderdik, yolda sardığı kalem gibi sarmaları yer, tren (ki tren'e motorlu derdi) bozulursa, uyur 2 saatlik yolu 4-5 saatle gider ama hiç sıkılmazdık, Aydında akrabaları ziyaret eder, incir, üzüm toplamaya giderdik...Bana çok güzel şarkılar söyler benim iyi vakit geçirmemi sağlardı....
Bütün yazı, agora harabelerinin içinde, bazen kuzenlerim ve kardeşimle bazen komşunun kızıyla, zamanımızı orada evcilik oyunu oynayarak geçirirdik. Harabelerin içinden su akardı, suyun aktığı yeri, evimizin mutfağı gibi kullanır, acıkınca evden bir koşu alıp geldiğimiz, salçalı ekmeği yer, susayınca oradan su içerdik, şimdi o akan su yoktur sanırım. Zaten gidip görmek istesem de gidemem, göçten gelen insanların oturduğu bir yer olduğu için, tek başıma orada oturmayan bir kadın olarak çok dikkat çekerim  sanırım, dibek başında yerli kimse kalmadı maalesef. Çokta merak etmiyorum aslında, çünkü görürsem, eski atmosferi bulamayacağımı biliyorum beğenmeyeceğimi de, hayalimdeki gibi kalsın görmesem de olur....Ama duyduğuma göre kentsel projeyle oradaki tüm evler yenilenecekmiş. Buna çok sevindim....
Anneanneme Nannim derdim ama sadece ben ona lakap takmıştım, o ise hepimize, isimlerimizi komik bir dile çevirirdi.. Mesela kuzenime kızdı mı cem düdüklü tenceresi, normal konuşurken cem trikosu derdi...Bana cemre düştü mü cemre, diye sorar, anlamsız baktığımı görünce, gülerdi.....

Nannim, Aydın doğumlu sıradan bir çiftçi ailesinin kızıymış. Simsiyah iri gözleriyle Aydın'da nam salmış o zamanki en zengin sarrafın oğluna, onaltısın'da nannimi istemeye gelmişler.
Nannim, bir kere sokakta gördüğü Arif in nişanlısı olmuş. Nişanlı olmuş, olmuş, olmasına daa, ama işte aşk ferman dinlememmiş alt katlarındaki daireyi, kiraya tutan annesiyle yaşayan dedem Erdem'i görünce anneannem aşkın ne demek olduğunu anlamış. Tarifi ise klasikti..
            -Aşk meşk mi gördük bildik de nişanlandık, o zamanlar öyleydi, büyükler için, çocuğun hali vakti yerinde olması yeterdi, verirlerdi, giderdik, istiyormusun diye sormazlardı,, görmezdin, tanımazdın, evlenince tanışırdın, ısınırdın, çocuğun olurdu, yaşam gailesiyle, yaşayıp giderdin. Bütün arkadaşlarım, tanıdıklarım, akrabalarımın kızları öyle evlendi..
Ama, ama, ama, nannim hariç, dedem annesiyle, nannimle annesinin alt katındaki evi tutmaya geldiklerinde, nannimin içine düşen ateşin kendini, kor gibi  yaktığını söyledi.. İşte bu da Aşk olmalıydı ki, sarraf Arif yerine terzilik yapan aynı zamanda Santur sanatçısı olan nannim, Erdem'e kaçmış, onunla evlenmişti ..
Hoş o 'kor' zamanla dedemin davranışları yüzünden çabuk sönmüş, dedemin çapkın, havai hayatı, iyi kazandığı halde evine para bırakmaması, bezdirmiş nannimi. Bir dönem iyi yaşamışlar İzmir'e 55, 60' lı yılların en iyi semti olan Dibek başı na şimdiki adıyla Agoraya taşınmışlar. Annem taşındıklarında 6 yaşındaymış,  her şeyin en güzeli en iyisi ilk onlara gelirmiş, hatta bir gün bir yerden geçerken bir bambu takım gördüğümüz de annem ben küçükken bizim bahçede vardı biliyor musun? demişti de şaşırmıştım, ki, annem, 51 doğumludur düşünün artık...
Dedem terzilerin en iyilerinden biri olmalıydı ki, İzmir'de ciddi bir müşterisi oluşmuş, hanımlar,  Döpiyeslerini ona diktirirlermiş. Çevre ilçelerden de ona gelen çok olurmuş. Fakat dedemin müziğe olan ilgisi arttıkça İzmir deki TRT' nin radyo sınavlarına girmiş ve kazanmış. O zaman hem terzilik yapıp, hem de  TRT de kadrolu olarak çalışmaya başlamış bazı geceler maksimde, yazları da fuarda büyük sanatçıların kadrosunda muhakkak olurmuş...Zeki Müren, Müzeyyen Senar,  Emel Sayın, hatta bazı eski filmlerde arkadaki çalan müzisyenlerin arasında görürüm dedemi...Ne yazık ki onu çok tanıma fırsatım olmadı, ben 7 yaşındayken, onu bir konser için gittiği Şanlıurfa da şeker komasından kaybettik. Fakat bize gömüldükten, on beş gün sonra haber geldi, ve ona ait olan eşyaların hiç biri gelmedi, buna bavulu, santur' u da dahil...Bilemiyorum artık ne olduysa.. Ona ait küçücük bir eşyası olsaydı diye düşündüğüm çok olmuştur, bir sigaralığı, cüzdanı yada sağ elindeki siyah taşlı gümüş yüzüğü......
Şehir tabi Kasaba gibi olmamış 4 çocuklu AK budak  ailesi için. Büyük şehir, kalabalık, büyüyen çocuklar, çocukları  istekleri..... Dedemin kendine müzisyenlerden yaptığı çevresi sorumsuzluklarını çoğaltmış, nannimle arasını açmış ve bazı evliliklerde ki gibi  klasik bir son, bir dedem çapkınlıklar yapmış ...Nannim dedemle, mutlu olamamış maalesef.....Çok kavga etmeye başlamışlar dedem, bazı günler sabahları eve gelirmiş, o günlerden birinde kahvaltıda kavga çıkmış, dedem nannnimin üzerine yürümüş, nannimde kendini koruma iç güdüsüyle olacak ki, elindeki tavayı dedemin kafasına indirmiş. Bu bardağı taşıran hamleydi sanırım ondan sonra bir daha aynı evde olamadılar ve boşandılar......
Bugün benim için buruk bir gün... Nannimin 10. ölüm yıl dönümü..Ölenin ardından özlüyorum denmez derler, ama ben hep diyorum. Onu çok özlüyorum bu özlemim sanırım hiç bitmeyecek.........
......
Nannimin en çok sevdiğ şarkı ve şarkıcı: http://fizy.com/#s/12qjqy

8 Temmuz 2011 Cuma

BAHÇEM TAMAM SAYILIR!!!!

 




Facebooktaki Blog gazetesi grubumuzda karşılaştığım arkadaşlarım bana bahçeyi bitirdinmi? diye soruyorlar sağolsunlar.,Bende biraz merakları gidermek lazım dedim. Bahçenin şimdilik son hali böyle. Bir küçük fıskiye havuzum var, bu masanın arkasındaki o kel toprak yığınının üzerine hazır çim gelecek bekliyoruz inşallah  getirecekler. Otantik fıskiyeli havuzumda koyuluca süper olacak....Bu gördüğünüz çardağı tek başıma kurmuş bulunmaktayım.                                                      




6 Temmuz 2011 Çarşamba

ÇOÇUK KAFASI


Ev işçisi...Abi bu çalışmayıp ta evde olmak ne zor bir işmiş...Ben böyle zor bir şey görmedim ya, yemin ediyorum daha önceki çalışma dönemimde koca koca adamlarla, var gücümle savaşıp onları idare etmeyi başardım da ben bu evi döndürmeyi başaramadım evet itiraf ediyorum size yok başaramadım yani...Çamaşır yıkadıysam ütü yok, yemek yaptıysam temizlik yok öyle yarım yarım her şey.. Neredeyse çalışmayalı beş sene oldu patlamak üzereyim, hastalıktı, doğumdu, derken öyle böyle değil beş sene, bir bebe var 3 yaşında kreşe verilebilir yaşta, artık çalışayım diyorum da ne yapmalı lakin ülkemin, bir işte çalışma yaşı çok düşük, yurt dışında bir çok ülkede iş başvurusunda, yaşını sormak kesinlikle yasaaaak, bizde 39' san çalışmak için geç kaldın,  iş başvurusu yaptığın 50 yaşındaki adama normal hayatta sorsan gençsin daha...
İş kurmak için türlü türlü araştırmalar yapıyorum. Ben eve hiç beş sene oturmamıştım evet doğru duydunuz, çocukluğumda bile kafam ticarete işler, çocukken bile kendi yöntemlerimle çalışırdım ben. Benim gibi çocukluğundaki evdeki satılabilecek her şeyi değerlendiren biri olarak evde oturmak artık beni saatli bombaya dönüştürdü, çok tehlikeliyim patlamak üzereyim.
Evdeki satılabilecek her şeyi, dedim ya; mesela evimizin yakınında pazar olurdu, eğer yazsa annem pazara gidince buzdolabındaki soğuk suları boşaltır, pazara gider ''soğuk suuu varr, var soğuk suu'' diye bağırıp satardım, o zaman pet şişe mi vardı, doldururdun şehrimin şebeke suyundan içerdin, tabii annesi  pazara gitmiş bir çocuğun pazarda su satarken yakalanma oranını tahmin edersiniz...
Babam müzisyendi benim, aynı zamanda kemer altında dükkanımız vardı. Sabah karşı işten gelir bir kaç saat uyur yine bu sefer dükkana işe giderdi. Babamın bir orkestra sı vardı ve Efes Otelinde program yapardı, sabaha karşı eve gelirdi ve gelirken bir fırından tepsiyle küçük eklerden getirirdi ve ben eklere bayılırııım hala daha bayılırım, ama tabi bir tepsi ekleri tek başına yemek olmazdı, bakkallarda sadece nestle gofret, parmak çikolata, leblebi tozu satıldığı dönemde ekleerrr!!! oooovvuuuuuu acayip bir şeydi, arkadaşlarımla eklerleri paylaşırdım ama bir şartla, 25 kuruşa....Hatay da o zamanlar yazlık açık sinema vardı anneme sinemaya gidiyoruz diyerek evdeki minderleri çaktırmadan götürür, sinemanın başında minderleri kiralar, film başlayınca filmi seyreder eve dönerdik....e bir iki minder fire verirdik..
Ramazan zamanııı işte en bereketli ay boşuna dememişler, her gün annem pide almaya gönderir ben sokakta oynamayı bırakır, top patlamasından bir saat öncesi fırına gider, biriktirdiğim paralarla bir sürü pide alır,''iftarlık pideler pideler iftarlık'' diye ilk önce onları satar son kalan iki pideyi eve giderdim e tabi saat top patlama saatini geçmiş olurdu ve terlikle dayak kaçınılmazdı, ama olsun para kazanmak paha biçilemezdi....
En büyük devasa olayım cami tuvaletini işletmek. Evet ilk ''işletme'' durumları benden çıktı diyebilirim, yazın adettendi ya o zamanlar sabahtan kuran kursuna gidilirdi, evimiz zaten camiye bakıyordu, gitmememiz mümkün değil, kardeşimle beni kuran kursuna yazdırdı annem. Bizde gittik tabi, derslik bir üst katta bir gün, iki gün, biz vukuatsız gidip geliyoruz kursa, bir kaç gün sonra kurstaki çocuklarla kaynaşmaya başladık, e tabi yaramazlıklarda başladı, hoca gözlerini kapatıp dua etmeye başlayınca biz hemen hocanın taklidini yapar, kendi aramızda konuşur, bir birimizi dürtüp güldürmeye çalışırdık, işte Allah için ama ben bişey yapmamıştım, bir arkadaşım beni dürttü ben ''yapma be'' dedim kardeşimde o çocuğu beni dürttüğü için dürttü, derkeeeeeen hoca açtı gözlerini, yemin ediyorum bir buçuk metrelik sopasıyla omuzlarımıza vurarak sen, sen, sen, dedi ve beni kardeşimi o arkadaşımızı kuran kursundan attı...
Biz kaldık mı kurs saatinde sokakta. E biz dersten atıldık atılmasına da sabahın erken saati eve gitsek ne yaparız, dayak kaçınılmaz son, bizde dersliğin aşağısında kimse görmesin diye tuvaletin yakınına oturup dersin bitmesini beklemeye başladık. Namaz zamanı gelen insanlar önce tuvalete girip sonra avludaki çeşmelerden abdest alıp camiye giriyorlardı. Bazıları tuvaletin girişindeki tasa para atıyorlardı bazıları es geçiyordu ama paralar hep orada duruyor kimse ellemiyordu ve o tuvalet ne pis kokuyordu ya rabbim üstelik temizlenmiyordu, biz böyle gelen geçeni seyrettikçe ve o kokuyu sürekli duyunca bendeki ampul yandı bing bing..Yürüyün dedim kardeşime o arkadaşıma nede olsa beraber atıldık, beraber harekete geçebiliriz, bir kolonya, temizlik malzemeleri alıp o tuvaleti bir temizledik her yere kolonya döktük misler gibi koktu. Tuvalet temizlenince insanlar tuvalete girdiğinde muhakkak para bırakıyorlardı, bir hasılat oldu bir hasılat oldu anlatamam bu seferde paraları saklamakta güçlük çektik, o çocukla paylaşıyoruz parayı üstelik kalanı eve getiriyoruz iş bankasının çelik kumbaraları vardı hatırlayan vardır, artık kumbara dolduğu için odadaki döşeklerin arasında mendilde paraları saklıyoruz.. Bu durum ne kadar sürdü bilmiyorum yalan söylemeyeyim, hoca ya gidip biri demiş ki'' hoca iyi yapmışsın o çocukları tuvaletin başına dikmekle'' demiş ehehe hiç beklemediğimiz bir zamanda hoca aşağı inip bizi köşeye sıkıştırıp o sopasını üzerimizde kırmayı denedi, kaçtık tabi eve annem daha eve neden geldiniz diye soramadan. Hoca Caminin yanındaki avluya geçip ''hanım hanııımmm''diye bir bağırdı annem biliyor zavallım o kadar avluda hangi hanıma seslenildiğini canımın içi '' senin bu çocukların tuvaletin paralarını alıyorlar ne biçim çocuklar bunlar terbiyeleri eksik'' diye bağırdı eve gelmiştik zaten dayağın keyfine vardık doya doya...
Ya işte böyle....Çocukluğunda böyle olan bir insan evde oturur mu allah aşkına?Offf off çok bunaltımım vallahi şaka değil..

4 Temmuz 2011 Pazartesi

VAPUUUUR AL BENİ SENELER ÖNCESİNE GÖTÜRRRR,,,,,


                                                     
(Not: Nasıl olduysa, bir takım yazılarım çıkmış yayından yada ben yaptım bilemiyorum artık, şimdi tekrar teker teker yayınlıyorum onları.. bu yazımda onlardan biri)

Sabah, bücürük küçük kızım dört de kalkmış babasını kendi yatağına yatırmış, oyalanmışlar, televizyon seyretmişler, hiiiççç duymadım. Kıçım açıkta misali, bir rüyalar gördüm, bir rüyalar gördüm ..Erken saatte kalktım, dikişlerimi aldırmaya gittim, 2 tanesi kaynamamış, ne yazık ki tekrar pamuklara sarmalanıp,  paketlenip ve yine banyo yok uyarısı aldım, eve kös kös geri döndüm...Sabah  biraz tartışma vardı dün ki gibi ciddi sinirlendim, dışarı attım kendimi, Karşıyaka sahiline kadar yürürdüm, oradan bostanlı vapur iskelesinin yakınında bir banka oturdum durduk yere ağlamaya başladım...
Kendime kendim bile şaşırıyorum, ne aciz ağlak karılara döndüm be yaaaa..İçimden küfrediyorum, kendime ağlak kadın kapa çeneni, kim bilir kimlerin ne dertleri var,  biliyormusun adilik yapma, bir dur düşün, öle hemen sinirlenip ceketini alıp dikişli halinle, dışarı attın kendini ...attındaaaaaa, şimdi dönüşün o eve olacak gine, ne yani? bu kadar mı? havamı yaptın sen? ...kime? derdimi, basit görüp, başka konulara dalıp gittim bir an.
Kendime dramatik hikayeler bulup durmadan ağladım....Hani flash TV de varya ağlak hikayeler, oyuncu olduğunu zannedenler var o hikayelerde, ne boktan rollerdir onlar, büyük bir oyuncu edasıyla oynamıyorlarmı birde şaşırıyorum. O flash tv de, oyunculuk yapan bir kızla tanışmıştım  geçen sene. Kızla kardeşimin kız arkadaşı olarak tanıştık, bir acayipti hiç konuşmuyordu, yemek yiyip tabağını bile sofradan kaldırmadan hızlı hızlı yürüyüp, sanki yerini kapacaklarmış gibi kanepeye oturup televizyon seyrediyordu, her yemekte ama, kardeşimin g..tünün dibinden ayrılmadı, tuvalete bile onla gidecekti neredeyse, bir kontakta kuramadık 2 gün aynı evde kaldık darallar geldi kızdan bana, 2.ci günün sonda artık ayrılıcaz ya  nasılsa gidecek söyle söyleyeceğini dedim, böylee sesiz sesiz, durup TV seyrederken aniden kıza dönüp '' O flash TV de, O si....m, s..ku.m  hikayeleri nereden buluyor öyle,  hani yani seni tenzih ederimde ne g....t oyuncular var yaaaa cık cık cık hala hallaaaaa'' dedim  kız aniden kalkıp ne ''ne zaman gidiyoruz'' dedi kardeşime, pof umurumdaydı sanki çıkıp gittiler iyide oldu kanepemi iki gün zapt etmişti....Neyseeeeee oradaki hikayeler gibi işte öyle saçma hikayeler bulup oyunculuk yaptım kendi kendime ..
Aslında şu anda içinde bulduğum durum ağlak hikayelere taş çıkartır hiç başka hikayelere oyuncu olmaya gerek yok şu sıralar ......VUUUP VUUUP diye duyduğum sesle oturduğum yerden doğruldum, çok güzel, süzüle, süzüle, kalktı vapur.
Anneannemle vapura ilk bindiğimiz gün geldi gözümün önüne.... sanırım altı ya da yedi yaşındaydım. Dibek başında şimdiki bilinen adıyla Agora da otururdu anneannem....Çocukluğumun en güzel günleriydi  diyebilirim....
Büyük bir titizlik ve ahenkle  krem rengi döpiyesini giydi, anneannem, bütün kıyafetlerini dedem dikerdi dedem terziydi, aynı zamanda da santur çalardı ..TRT de ...Kahverengi çantasına, beyaz dantelli mendilini büyük bir titizlikle yerleştirdi konuşmaya başladı...

''Üstünü kirletme kızım, cici kızlar temiz tutarlar elbiselerini dedi  anahtarını aldı kapıya çıktık, paspası dik koyup kapıyı kilitledi, paspası dik koymak, evde yokum anlamına gelirdi, sarımsak sokakta oturuyordu, anneannem küçük 2 katlı sakız evlerin olduğu, bir muhitti Agora, yokuştan yavaş, yavaş indik,  küçük parkın içinden geçerek,  hamamın önünde, dedemin dükkanının karşısında durduk..
''git dedene söyle; Karşıyaka ya gidiyoruz, elbiseyi teslim edeceğimiz adresi yazıpta verecekmişsin de'' dedi dedem, dükkanın kapısında kahve içiyordu, bizi görünce zaten ayağa kalkmıştı, dedeme doğru koştum, anneannemin dediğini söyledim, dedem başımı okşayıp;
''akıllı kızım benim'' dedi . Ne akıllılık yaptımsa? birde elime kuruş sıkıştırdı, paketi aldım anneannemle yola koyulduk, havra sokağından girdik, kemer altından geçerken anneme babama uğradık, babamın kemer altı karakolunun karşısında iş yeri vardı, annemde, babamla çalışırdı. Yazın, şubat tatillerinde, beni anneanneme bırakır işe giderlerdi, tekrar yola koyulup, yavaş, yavaş konak vapur iskelesine kadar yürüdük.
Kocaman denizde yüzen bir şeyin içine bindik. Bu ilk vapura binişimdi, çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. Martıları, denizi, vapuru, içindeki insanları, büyük bir heyecanla izliyordum ve hatırladığım çok keyifliydim....
Anneannemin yüzünün asık olduğunu gördüm, elinde bir kağıt vardı, onu okuyordu, dedemle de konuşmamıştı? Çok garipti, karı,  koca, konuşmaz mıydı hiç? ...
İşte büyüyünce karı, kocanın zaman, zaman, konuşmadığını, hatta birbirlerini gırtlaklayacak duruma geldiğini, görmüyor, bizzat yaşıyordum!!......
Dedem çapkın biriydi. Bunu büyüdüğümde öğrenmiştim de ama neler yaptığı hakkında bilgim yoktu. ...Seneleeerrr sonra anneanneme o günü sordum... Anneannem ''ne hafıza varmış kızım sende nereden hatırlıyorsun'' dedi. Bizim dedeme gittiğimiz o günden, 2 gün önce, anneannem pazarlık parası almak için dedemin dükkanına gitmiş, kapıyı kapalı görmüş, bir iki vurmuş ses gelmeyince, yandaki kasaba sormuş. ''yenge otur şimdi buradaydı gelir'' demiş. Anneannemde kapının önünde küçük bir taburede oturup, dedemi beklemeye koyulmuş. Yarım saat sonra kapı açılmasın mı? Süslü püslü bir kadın çıkmış içeriden, arkasından dedem, şok olmuş anneannem. İlk önce ilişkilendirememiş, sonra başından kaynar sular dökülmüş. Dedem savunmaya geçip ''ölçü alıyordum'' demiş. Anneannem elindeki pazar çantasını dedemim suratına fırlatmış, eve gelmiş. Eminim başına tülbent bağlamıştır,  çünkü anneannem ne zaman üzülse, ağlasa, sinirlense ,düşünceli olsa tülbendi kıvırıp anlına bağlar, ve muhakkak oponlu çay içerdi...(opon, eskiden bakkallarda bile satılan bir baş ağrısı hapıydı. Genellikle çayın içinde içilirdi.)..........
''Vapurda okuduğun neydi? anneanne'' dedim ''Adres yazdığı kağıdın arkasına bir mektup iliştirmiş'' dedi  ...''Ne yazmıştı'' dedim ''Ne olacak erkekler yanlış yaptı mı günah çıkartırlar onları yazmış'' dedi...Onlar neydi diye soramadım artık? ....
Şimdi de erkek, kadın ilişkilerinde de hiç bir şey değişmedi... Erkek kadın ilişkilerinde, dönemler değişse de hikayeler hep aynı, hep o tanıdık, bildik, hikaye!!!!

konuyla ilgili müzik dinle...

2 Temmuz 2011 Cumartesi

BEN, APLA ,KAPICI ÜÇGENİ...

Bundan çok sene önce, ya da şöyle diyeyim  2002-2004' ün eylülü 'ne kadar ben İstanbul'da Levent te,bir kız arkadaşımın evinde, ev arkadaşı olarak kalıyordum. Bu kız delinin tekiydi, yani şimdi deli kavramı değişik biliyorsunuz ki, bir kendini deliliğe vuranlar var, bir marjinal yaşayıp delilik yapanlar var, bir doğuştan zeka düzeyi olmayanlar var, bide zeka testinde IQ su tavan yapmışlara da deli diyorlar, biliyorsunuz işte bu kız o kategoride, 4'lü rakamlarla  3'lü rakamları çarpıp, bölüyor, çıkartıyor, kafadan öyle böyle değil  yani.
Nasıl tanıştığımızı sonra anlatırım oda ayrı bir mevzuuuu, benim onda ev arkadaşı olmam konusunda, konuştuk, anlaştık beraber kalmakla ilgi ayrıntıları, ''bu bana dediki ne zaman geleceksin'' dedim ki ''şu gün, sabah uçağıyla ordayım apla''..Benden yaşça büyüktü, ama aramızdaki hitap apla lafıydı, o yüzden diyorum apla diye.''.İyi'' dedi bu , bana adresi verdi İzmir'den kalktım gittim İstanbul Havaalanından, HAVAŞ servisinle, taksime, taksimden taksiye  Levent' e gittim. AK Merkez'in çok yakınında olan kalacağım eve vardım.
İki büyük bavulla dikildim evin önüne, kapıyı çaldım, açan yok, çaldım çaldım yine açan yok, apartmanın girişindeki zili çalıyorum ben, telefonla arıyorum aplayı açmıyor telefonu, cevap yok, kapıcı duymuş olacak ki geldi yanıma, şuraya geldim, ''gelin çıkarayım seni'' dedi adamcağız, dikildik kapının önünde daha bir ısrarlı çaldım zili, kızıl darmadağın saçlarının arasından gözleri görünmeyen bir kafa, altında bordo bir don, üzerinde bir tişört, apla bana,, ben kapıcıya,  kapıcı bana, bakan bir üçgen topluluğu şeklinde  kapının önünde kaldık bir süre ''pardon remzi efendi'' diyende'' yok ayrıca.
'' Bi işettirmediniz beaaa'' deyip girdi içeri apla bende arkasından bavullarla ''ayakkapları çıkarmaaa''  dedi arada bir odaya girdi, bende altını giyecek yanıma gelecek filan sanıyorum, baktım dönen yok, uzattım kapıdan kafamı, anam apla yatmış uyuyor..
Salona döndüm etrafa baktım, bir abajur, üstünden sarkan bir çorap, salonun tam ortasında bir çizme, diğer çizme teki açık mutfağın masasının önünde, mutfak tezgahının üstündekileri ve mutfak masasının üstündekileri anlatmayayım içiniz bulanır, bir kanepenin üzerinde tepsi, içinde kalmış ekmek peynir kırıntıları, leopar desenli bir berjer koltuğun üstünde bir kırmızı don, mavi bir süveter üstünden çıkarılmış şekilde duran bir kot da berjerin yanında, orada, burada dergi, gazeteler, bir ben nereye geldim sorguları, bir burası neresi,  Allahlım ben neden geldim sorguları yaşadım o an...Tabiki İstanbul'a taşıdığım işim için gelmiştim ama neden bu ev? yani, o sorguyu yaşadım o an. Neyse bende geceden uyuyamamıştım kıvrılayım bir yere yatayım dedim de nereye? baktım başka yataklı oda yok salona döndüm.  Donları, monları topladım bir kanepede yer açtım kendime, yattım oraya...Rüyamda kendimi çöp yığınının içinde gördüm vallahi...Allahlım bu nasıl birşey ya.
Şimdi düşünüyorum da, bugün o evin kapısından girmezdim haa , valla. Sonraki günler o evi bi temizledim bir parlattım inanmazsınız ..İlk günler oturuyorum gazete okuyorum karanlık geldi, dışarıda güneş var, gündüz gündüz ev karanlık, anlam veremiyorum bi türlü,dur dedim camları bi sileyim, Allahlım o cam, cam olamaz, o camın, bu pislikle göstermesi bile çok normalmiş yaaaa....Öyle bir pismişkiiii yani tarifi mümkün değil. Neyse akşamüstü uyandım ben, oda uyanmış baktım bir cezveye elma doğruyor''napıyorsun''dedim ''sabah uyanma çayımı yapıyorum'' dedi tarçın, karanfil, birşeyler koydu .Başka bir cezvede de sert bir kahve yaptı karşılıklı içtik biz keyifli keyifli üstelik o dağınıklığın içinde.....
Geçtiğimiz günlerde, gazeteye bakarken aha bu aplayı, Hürriyetin İzmir ekinde bi haberde gördüm. Bi iş kadını muhabbeti yapmış, böyle siyah işkadını döpiyesiyle ciddi fotoğraf vermiş gazeteye.... Puahahhaha diye bi güldüm Hanııım, hanıım, kırmızı donlarınızı, leopar desenli berjerin üzerinden topladık zamanındaaaa diyesim geldi....Neyseeeeeeeeeeee yaaaaaa öyle aklıma geldi bi anlatayım dedim, devam edicem ama aplayı anlatmaya, bitmez çünkü aplanın maceraları. Acayip bir kadındı o....Severdim ama
...

1 Temmuz 2011 Cuma

MİLLİ RUH!!!

Dönemin Başbakanı Sayın Turgut Özal zamanında gerçekleşmiş bir olay şöyle anlatılır:
Japon eğitim uzmanları gelmiş ve ülkemizin eğitim sistemini incelemiş, Sayın Özal'ın bürokratlarının da hazır bulunduğu bir ortamda raporlarını sunmuş ve sonuç olarak şunu söylemişlerdi: “Sizin eğitim sisteminizde milli ruh yok!” Turgut Özal'ın “Nasıl?” sorusu üzerine şunu anlatmışlardı:
“Biz Japonya'da okula başlayacak çocuklarımıza milli ruh şoklaması yaparız. Onları önce toplu halde hızlı trenlere bindirir, dev fabrikalarımızı, teknoloji merkezlerimizi gezdirir ülkemizin gücünü gösteririz. Sonra da bu yavrularımızı alır Hiroşima ve Nagazagi'ye götürür, orada atom bombası atılan ve yıllardır ot dahi bitmeyen alanları gösterir deriz ki: Eğer siz çalışmaz, bilinçlenmez ve az önce gördüğünüz teknolojiye sahip olmak için çalışmazsanız sonunuz böyle olur.”
Bürokratlardan biri atılır: “Ama bizim Hiroşima'mız yok ki!”
Japon uzmanın cevabı tokat gibidir: “Sizin Çanakkale'niz on Hiroşima eder!” 
ya böyle...