Hafta sonları Melisayı konservatuvara götürüyorum. İki yıldır aksattırmadan gittik.. Konservatuvarda lise sınavına girme hakkı kazanma sınavına 2 hafta var. Ağustosta da Lise girme sınavları. Bugün flüt bölüm başkanı Melisa ve diğer 2 flüt çalan arkadaşını dinledi. Hepsine ayrı ayrı yorum yapmış.. Birine "evet flüt çalıyorsun, ama seni kimse bu durumda dinlemek istemez, çünkü çok düzsün, tekniğini de geliştirmemişsin ve yetenekli değilsin" demiş. Diğerine" dudak ve ellerin iyi, tekniğinde var, yeteneğinde var, ama bu hızla çalarsan, seni insanlar dinlemek istemez demiş. Melisaya da tekniğin, çok iyi, ellerini dudağını çok iyi kullanıyorsun, kendi kendine fibarato geliştirmişsin bu senin içinden gelen yeteneğin seni çok beğendim demiş....
Çok gurur duyduğumu söylemek istiyorum.. Melisa çocukken disleksi, daha sonralı Hiper aktiviteye bağlı öğrenim zorluğu teşhisi konulmuş bir çocuktur.. Ona hamileyken tam dört ay yattım hiç kalkmadan. 4.250 kg doğdu ve tam 35 kilo aldım. Doğumda kordon boynuna dolanmıştı, son anda kurtarılmıştı, elime aldığımda mosmor olduğunu gördüğümde hüngür hüngür ağlamıştım.. Hiper aktifliğin bir çok nedeni var. Bir rivayete göre de doğum anında saniyelere bağlı beyne oksijen gitmemesinden kaynaklandığı da söyleniyor..
İlkokula başladığı günden beri ders çalışma hayatı hep sorunlu ve diğer çocuklardan farklı olarak beyninin sosyal yönü gelişmiş, sayısal gerektiren durumlarda, arkadaşları ve hocaları da dahil ve çevremizdeki bilinçsiz insanların yüzünden defalarca demorilize edilmiş bir çocuğun, Bölüm başkanından bunları duyması ne büyük bir olay anlatamam!!!!
İnşallah Konservatuvar Lise bölümünü kazananlardan biri olur... Neyse duygulandım ....Allah ona uzun sağlıklı ve başarılı bir hayat nasip etsin.. Her şey istediği gibi olsun...
* insan sever * çocuk sever * dost sever * otomobil sever * müzik sever * facebook blogspot sever * telefon sever * yalnızlık sever * santana sever * deniz sever * annesini, anneannesini çok sever * toprak sever * öğrenmeyi sever * bilgi sever * alışveriş sever * dizi sever * belgesel sever * dürüstlük sever * hayvan sever * yolculuk sever * severde * sever......
30 Nisan 2011 Cumartesi
26 Nisan 2011 Salı
KIRMIZI PABUÇLARIM
Geçtiğimiz günlerde kileri düzenlerken büyük kızıma 99 de aldığım kırmızı nubuk ayakkabıları buldum açtım, baktım, düzenleme bittikten sonra kaldırmak için, başka bir yere koydum, bir sürü şeyi düzenledim işim bitti her şeyi yerleştirdim, ayakkabıları yerleştirmek için etrafa baktım ayakkabıları bulamadım. Herhalde kaldırdım diye düşünerek üzerinde durmadım kilerin kapısını kapattım çıktım. Düzen manyaklığı var ya, aklıma geldikçe acaba şunun içine girmiş midir, şurada mıdır, burada mıdır, diye düşünürken, dün ayakkabı küçük kızımın bebek arabasının selesinin içinde buldum iyimi? Demek ki ayakkabıyı alıp oraya koymuştu e doğal olarak kendinin zannediyor. Eğildim aaa buradaymışlar dedim, küçük kızım ''o binim'' dedi numarasına baktım şu an kullandığı numara ile aynı''e iyi senin olsun zaten senin için saklamıştım'' dedim... I ıh, onun için saklamamıştım, ya tabi belki bir kızım daha olur diye bir ihtimalle saklamıştım, ama esas nedeni 99 de kifidis denilen, acımasız kol fiatları bulunan ayakkabıcıdan evet o zaman ki para birimiyle 75 milyona alınan ayakkabıyı atma,yada başkasına verme cesaretinde bulunamamamdı..İyi olmuş iyiki de vermemişim yada atmamışım.. Neysseeee bağcıkları nı atmışım sanırım ''ama bu ayakkabının bağcıkları yok bebeğim hemde bunun boyanması gerekli bunları boyatalım mı '' diyerek ayakkabı tamircisine girdik. Tamirciye işte bir nabuk boyası yapın birde aynı renk bağcık dedim ne kadar olur bilmem ne derken küçük kızım ''hayıy bıyakmaaaam o biniiimmm vey tabımııı binim '' diye tepinmeye başladı ayakkabıcı bir şeyler dedi, ben dedim ikna olmamasına rağmen dudaklarını büzüp çok önemli bir şeyini teslim etmiş gibi bir bakış attı, arkasını isteksizce döndü çıktık oradan.
Yolda yürürken çocukken benim de böyle bir ayakkabı için ağladığım aklıma geldi. Babamın kemer altındaki dükkanının yakınında havuzlu pasaj diye bir yer vardı. Yarı aydınlık, yarı yaranlık pasaj düşünün, ortasında üçgen bir yer, ayaklarınızı soksanız ancak bileğinize gelecek küçük mavi fayanslı, fıskiyesi olan bir havuz. O pasajda çocuk ayakkabıları satan Yakop amcanın dükkanı geldi aklıma..Üst üste dizilmiş orta katından çıkan kutunun üstündeki modellere bakar arasından babam seçer birde şuna baksın Yakup bey derdi. Her bayramda aldığım parlak kösele ayakkabılar o ayakkabılarla uyumam, hep gözümün önünde..Şimdiki ayakkabılara benzemez hiç onlar, daha özenli, daha sağlam el nuru ile yapılmıştır...Çok küçükken hep babamla gidip seçerdik ayakkabılarımı kışın kırmızı, siyah, baharda krem, yazın açık beyaz seçerdim biraz büyüyünce babam kendim gidip seçmeme izin verir ''hadi git Yakop amcandan ayakkabını seç ben parasını sonra öderim'' derdi..E tabi gidip her seferinde kırmızı olmasına isyan etti, annem en sonunda kızım ginemi kırmızı deyip değiştirmeye gitmiştik o zamanda başka modellerin, renklerinde güzel olabileceğini keşfetmiştim...Olsun fark etmezdi, onlar benim için çok güzellerdi, gece ayakkabılarımla yatarken o kösele kokusu beni çok heyecanlandırırdı..Sabah bayram heyecanı, ayakkabıların yeniliği, başucu çivisine asılan yeni elbiseler...
Bayramlarda ziyarete gidilir ya o zamanlar sanki daha çok ulaşıyordu insanlar birbirine sanırım, dedemler hayattayken babamın kasabasına giderdik. Gine bir bayram babaanemlere gittik, ayakkabılar dışarıda çıkarılır sonuçta köy evi sokak girişli evin dışında bırakılır ayakkabılar, dışarıda bıraktığım ayakkabılarımı giyip oynamak için çıktığımda bulamadım. Hemen anneme doğru koşup ''ayakkabılarım yok'' diye bağırıp ağlamaya başladım..Ne? nasıl? derken benim katıla katıla ağlamam, babamı en sonunda çileden çıkartıp, kasabanın çocuk ayakkabıcısı bulunup, dükkan açtırıldı, oradan benzemese de bir benzeri hıçkıra hıçkıra burun çekilerek seçildi daha sonra sakinleşildi..Dönüşte dedeme de dondurma aldırıp eve doğru rahatlayarak gittim.
İçime bir kor düştü off babacım yaşlandı yaa.......
Yolda yürürken çocukken benim de böyle bir ayakkabı için ağladığım aklıma geldi. Babamın kemer altındaki dükkanının yakınında havuzlu pasaj diye bir yer vardı. Yarı aydınlık, yarı yaranlık pasaj düşünün, ortasında üçgen bir yer, ayaklarınızı soksanız ancak bileğinize gelecek küçük mavi fayanslı, fıskiyesi olan bir havuz. O pasajda çocuk ayakkabıları satan Yakop amcanın dükkanı geldi aklıma..Üst üste dizilmiş orta katından çıkan kutunun üstündeki modellere bakar arasından babam seçer birde şuna baksın Yakup bey derdi. Her bayramda aldığım parlak kösele ayakkabılar o ayakkabılarla uyumam, hep gözümün önünde..Şimdiki ayakkabılara benzemez hiç onlar, daha özenli, daha sağlam el nuru ile yapılmıştır...Çok küçükken hep babamla gidip seçerdik ayakkabılarımı kışın kırmızı, siyah, baharda krem, yazın açık beyaz seçerdim biraz büyüyünce babam kendim gidip seçmeme izin verir ''hadi git Yakop amcandan ayakkabını seç ben parasını sonra öderim'' derdi..E tabi gidip her seferinde kırmızı olmasına isyan etti, annem en sonunda kızım ginemi kırmızı deyip değiştirmeye gitmiştik o zamanda başka modellerin, renklerinde güzel olabileceğini keşfetmiştim...Olsun fark etmezdi, onlar benim için çok güzellerdi, gece ayakkabılarımla yatarken o kösele kokusu beni çok heyecanlandırırdı..Sabah bayram heyecanı, ayakkabıların yeniliği, başucu çivisine asılan yeni elbiseler...
Bayramlarda ziyarete gidilir ya o zamanlar sanki daha çok ulaşıyordu insanlar birbirine sanırım, dedemler hayattayken babamın kasabasına giderdik. Gine bir bayram babaanemlere gittik, ayakkabılar dışarıda çıkarılır sonuçta köy evi sokak girişli evin dışında bırakılır ayakkabılar, dışarıda bıraktığım ayakkabılarımı giyip oynamak için çıktığımda bulamadım. Hemen anneme doğru koşup ''ayakkabılarım yok'' diye bağırıp ağlamaya başladım..Ne? nasıl? derken benim katıla katıla ağlamam, babamı en sonunda çileden çıkartıp, kasabanın çocuk ayakkabıcısı bulunup, dükkan açtırıldı, oradan benzemese de bir benzeri hıçkıra hıçkıra burun çekilerek seçildi daha sonra sakinleşildi..Dönüşte dedeme de dondurma aldırıp eve doğru rahatlayarak gittim.
İçime bir kor düştü off babacım yaşlandı yaa.......
25 Nisan 2011 Pazartesi
ÇAMAŞIR,BULAŞIK, LAPTOP, CEP TELEFONU DÖRTLÜSÜ BENİ YORDU!!!!
Bu aralar her şey mi bir anda bozulur cep telefonu, laptop, bulaşık makinesi çamaşır makinesi.. Tabi bunların bozulma nedenler eski olmalarıydı mesela cep telefonunu 2006 dan beri kullanıyordum Çamaşır makinası oldu bir 10 yıl, bulaşık makinası 14 yıl kızımla yaşıt :p, lap top 2007 den beri..Miyadları doldu tamam anladık, ama hepsi arka arkaya mı bozulur bir evde? cık cık cık
Şimdi bu gibi aletler bozulduğunda yeni birini almak için ne yaparsınız? ya güvendiğiniz markaya bakarsınız, yada marka Araştırması...
Çamaşır makinası kendinden kurutmalı olsun istiyordum kışın asmak çok zor oluyor. Ayrıca mıçım yemiyor as kurusun topla :p diye...Mielle baktım uçmuş gitmiş fiatlar, onun ayarında LG ve Samsunga baktım ama onlarında fiatları istediğim özelliklere göre çok uçuk geldi. Aynı ayarda elmas kazanlı yıkama kurulama A - A olan fiatı uygun Daewoo 10 kg yıkama 7 kg kurutma aldım.
Bilgisayarda araştır, araştır kafam o kadar karıştı ki çok fazla marka ve seçenek var ve fiatlar arasında aynı özellikteki ürünlerde çok uçukluk var. Daha önce Acer almıştım ama Hard diskinde problem oluşmuştu bu arıza devam ediyormuş halen.. Isınma en büyük problem Lap toplarda neyse o kadar markanın broşürünün arasında boğuşup boğuşup, omu, şumu, bumu derken en sonunda Sony Vaio İ.3 işlemci en son kararım oldu. Beyaz renk güzel geldi gözüme, onu aldım. Gözüme pek bir hızı çalışan alet olarak göründü ilk günler alışkanlıkmı? işgüzarlıkmı? yaşlanıyorum mu? ne annem gibi yeni bir elektronik alet ne varsa kullanmama olayına girdim. Hala eski 10 dakikada sayfa açan acer de işlerimi görmeye devama ettim iyimi? sonra vazgeçtim bu huyumdan şimdi alışmaya çalışıyorum...
Her zaman en basit bir şeyi alırken bile ilk düşündüğümüz şey en iyisi, kalitelisi, en uygun fiatlısı..Dıdının dıdısını isteriz..Bir senedir gözüme kestirdiğim Bosh bulaşık makinası vardı..Dışı İnox, 950 nakit bıraktılar 5 programlıydı. Yine ilk gördüğümle aşk yaşamayayım, başka makinelerle flörtleşeyim bir dedim. Hay demez olaydım işin içinden çıkamadım...İndesit baktım fena değildi oradaki satıştaki kişi bulaşık makinasını anlattı, anlattı, en sonunda en azından Bosh Simens gibi alt kısmı bakalit (plastikten daha farklı bir malzeme) değil burada üretilmiyor dedi! aha orada beni vurdu...ne yani bakalit falan dedim.. iç tabanı plastik ya bildiğiniz gri renk bir plastikle kaplamışlar. Daha az maliyet daha fazla kar amacı ile yapılmış malzeme ve 2 sene sonra hoş geldin plastik kokulu bulaşıklar... Hemen gittim Bosh a Simens e dikkat etmemiştim çünkü, aha gerçekten alt taban içi plastik!! bu ne la ben plastiğe para veremem dedim onu da eledim...:p İndesit le ilgili ama içime sinmeyen bir şeyler vardı.. Neyse oradan çıktım Hatayda spotçular vardır sıra sıra oraya gittim. Bir çok marka var ama peşin ödemekle taksitli ödemek arasında hiç bir fark kalmamış. Bankalar % 5 e kadar faizleri çekmişler firmaların, insanları kredi kartına zorlaması kaçınılmaz olmuş dolayısıyla.. Ne kadar? diyorsun 1150 TL 12 taksit diyor Peşin ne olur? diyorsun 1100 TL diyor hoppalaaaa..
Neyse zaten Beko Arçelik hiç düşündüğüm bir marka değil artık çok eskilerde kalma bir dizayn ve uçuk gereksiz fiatlar. O markalarıda eledim. Samsunga baktım hoşuma gitti Egemen den alışveriş etmiştim daha önce iyide fiat verdiler artı bu gibi markalar yoğuşmalı kurutma kullandığı için, yıkamadan sonra suyun kokusu olmuyor ve daha kuru çıkıyor..Ama LG bir bulaşık makinasıda vardı onunla arasında kararsız kaldım UV li yıkama sistemi vardı. Fakat 400 lira farkda vardı yani tamamen duygusal. Baktım aradaki fark benden çıkacak, tamam dedim Samsung u alayım yine güzel fiat indirimi yaptılar 900 TL aldım kestirdim faturasını.. Akşam eve geldim.Türkün aklına ya mıçarken ya kaçarken gelirmiş misali. Dur dedim bu makinanın modelini yazayım bakayım hakkında şikayet varmı. Amaaanıııınn bir liste çıktı ki ben bile okurken sıkıldım.. Beni aldımı bir korku. Benim çünkü bu konularda hep bir çekiciliğim vardır yani, aldığım üründe kimsede bir şey olmaz bana çıkar piyango.. Evin eşyalarını 1 kere değiştirmişliğim vardır misal. Firmaların canına okur değiştiririm ama yaşlandım yahu artık uğraşamayacağım.. Neyse sabahın köründe satan arkadaşı aradım vazgeçtim dedim. Hemen gittim LG nin sadece UV si olmayanını 1000 TL alıp Samsungla değiştirdim.. Şimdi uzun zamandır görmediğim temizlikteki tabaklarım, çatallarım, bardaklarımla aşk yaşıyorum.. Telefonu ne yaptın diyebilirsiniz.. Onuda kardeşim telefon satıyor aradım gönder dedim bi tane kafana göre uğraşamıcam. Koştur oraya koştur buraya oofff Bunaldım.... :p
Şimdi bu gibi aletler bozulduğunda yeni birini almak için ne yaparsınız? ya güvendiğiniz markaya bakarsınız, yada marka Araştırması...
Çamaşır makinası kendinden kurutmalı olsun istiyordum kışın asmak çok zor oluyor. Ayrıca mıçım yemiyor as kurusun topla :p diye...Mielle baktım uçmuş gitmiş fiatlar, onun ayarında LG ve Samsunga baktım ama onlarında fiatları istediğim özelliklere göre çok uçuk geldi. Aynı ayarda elmas kazanlı yıkama kurulama A - A olan fiatı uygun Daewoo 10 kg yıkama 7 kg kurutma aldım.
Bilgisayarda araştır, araştır kafam o kadar karıştı ki çok fazla marka ve seçenek var ve fiatlar arasında aynı özellikteki ürünlerde çok uçukluk var. Daha önce Acer almıştım ama Hard diskinde problem oluşmuştu bu arıza devam ediyormuş halen.. Isınma en büyük problem Lap toplarda neyse o kadar markanın broşürünün arasında boğuşup boğuşup, omu, şumu, bumu derken en sonunda Sony Vaio İ.3 işlemci en son kararım oldu. Beyaz renk güzel geldi gözüme, onu aldım. Gözüme pek bir hızı çalışan alet olarak göründü ilk günler alışkanlıkmı? işgüzarlıkmı? yaşlanıyorum mu? ne annem gibi yeni bir elektronik alet ne varsa kullanmama olayına girdim. Hala eski 10 dakikada sayfa açan acer de işlerimi görmeye devama ettim iyimi? sonra vazgeçtim bu huyumdan şimdi alışmaya çalışıyorum...
Her zaman en basit bir şeyi alırken bile ilk düşündüğümüz şey en iyisi, kalitelisi, en uygun fiatlısı..Dıdının dıdısını isteriz..Bir senedir gözüme kestirdiğim Bosh bulaşık makinası vardı..Dışı İnox, 950 nakit bıraktılar 5 programlıydı. Yine ilk gördüğümle aşk yaşamayayım, başka makinelerle flörtleşeyim bir dedim. Hay demez olaydım işin içinden çıkamadım...İndesit baktım fena değildi oradaki satıştaki kişi bulaşık makinasını anlattı, anlattı, en sonunda en azından Bosh Simens gibi alt kısmı bakalit (plastikten daha farklı bir malzeme) değil burada üretilmiyor dedi! aha orada beni vurdu...ne yani bakalit falan dedim.. iç tabanı plastik ya bildiğiniz gri renk bir plastikle kaplamışlar. Daha az maliyet daha fazla kar amacı ile yapılmış malzeme ve 2 sene sonra hoş geldin plastik kokulu bulaşıklar... Hemen gittim Bosh a Simens e dikkat etmemiştim çünkü, aha gerçekten alt taban içi plastik!! bu ne la ben plastiğe para veremem dedim onu da eledim...:p İndesit le ilgili ama içime sinmeyen bir şeyler vardı.. Neyse oradan çıktım Hatayda spotçular vardır sıra sıra oraya gittim. Bir çok marka var ama peşin ödemekle taksitli ödemek arasında hiç bir fark kalmamış. Bankalar % 5 e kadar faizleri çekmişler firmaların, insanları kredi kartına zorlaması kaçınılmaz olmuş dolayısıyla.. Ne kadar? diyorsun 1150 TL 12 taksit diyor Peşin ne olur? diyorsun 1100 TL diyor hoppalaaaa..
Neyse zaten Beko Arçelik hiç düşündüğüm bir marka değil artık çok eskilerde kalma bir dizayn ve uçuk gereksiz fiatlar. O markalarıda eledim. Samsunga baktım hoşuma gitti Egemen den alışveriş etmiştim daha önce iyide fiat verdiler artı bu gibi markalar yoğuşmalı kurutma kullandığı için, yıkamadan sonra suyun kokusu olmuyor ve daha kuru çıkıyor..Ama LG bir bulaşık makinasıda vardı onunla arasında kararsız kaldım UV li yıkama sistemi vardı. Fakat 400 lira farkda vardı yani tamamen duygusal. Baktım aradaki fark benden çıkacak, tamam dedim Samsung u alayım yine güzel fiat indirimi yaptılar 900 TL aldım kestirdim faturasını.. Akşam eve geldim.Türkün aklına ya mıçarken ya kaçarken gelirmiş misali. Dur dedim bu makinanın modelini yazayım bakayım hakkında şikayet varmı. Amaaanıııınn bir liste çıktı ki ben bile okurken sıkıldım.. Beni aldımı bir korku. Benim çünkü bu konularda hep bir çekiciliğim vardır yani, aldığım üründe kimsede bir şey olmaz bana çıkar piyango.. Evin eşyalarını 1 kere değiştirmişliğim vardır misal. Firmaların canına okur değiştiririm ama yaşlandım yahu artık uğraşamayacağım.. Neyse sabahın köründe satan arkadaşı aradım vazgeçtim dedim. Hemen gittim LG nin sadece UV si olmayanını 1000 TL alıp Samsungla değiştirdim.. Şimdi uzun zamandır görmediğim temizlikteki tabaklarım, çatallarım, bardaklarımla aşk yaşıyorum.. Telefonu ne yaptın diyebilirsiniz.. Onuda kardeşim telefon satıyor aradım gönder dedim bi tane kafana göre uğraşamıcam. Koştur oraya koştur buraya oofff Bunaldım.... :p
23 Nisan 2011 Cumartesi
MİM 1 MİM 2
Sevgili mia wallace beni Mimlemişti onu unutmadım çok teşekkür ederim....
Mim Konusu: Şu an kendi ruh halinizi anlatan, bir ezginin melodisiyle ya da bir şiirin satırlarıyla ya da bir veciz sözle ya da bir resimle aktarınız. demiz miam inşallah güzel olmuştur..
Şarkımız iseeeee, şu andaki ruh halim bunu istedi..ruhuma :p şiirimle çok uyumlu yaaaaaaa :p
bu aralar şarkılarım hep yabancı oynak... oynak ruhum....DİNLEEEEE
Mim Konusu: Şu an kendi ruh halinizi anlatan, bir ezginin melodisiyle ya da bir şiirin satırlarıyla ya da bir veciz sözle ya da bir resimle aktarınız. demiz miam inşallah güzel olmuştur..
Şarkımız iseeeee, şu andaki ruh halim bunu istedi..ruhuma :p şiirimle çok uyumlu yaaaaaaa :p
bu aralar şarkılarım hep yabancı oynak... oynak ruhum....DİNLEEEEE
Meğer ne boş insanmışım
Ne boş işlerle uğraşırmışım
Seni kaybedince anladım.
Ne kadar da kendimle uğraşırmışım
Meğer ne çok alışmışım sana
Sensiz kanadım kolum yokmuş meğer...
Şimdi de sen yoksun..
Yanlızım,
Sana olan özlemim sen ve ben..
Hani diyen cümleleri kurmak istemiyorum,
Bize yakışmaz değil mi?
Kızma bana,
Sensiz olmaya alışamadım...
Süper ince parlak çorap
MİM 2
Bloglara can geldiği belli olmuş oluyor böylece Mimlerden bunu anlıyoruz... Deep de mimlemiş beni soruları ise şu teşekkür ediyorum.....
En sevdiğin üç görsel:
Şimdi orada olmalıyım dediğim zamanlarda, Karşıyaka yalı eski oturduğum evin manzarası...
Çok sıkıntılı olduğum zamanlarda gözlerimin önünde, Mordoğan Ardıç ta gün batımı...
Çiçek, böcek, ağaç, kuş, denizin altı, balıklar, renkler...
En sevdiğin üç ses :
Çocukken babamın işe gitmeden önce, onun bir bütünü olan enstürumanının sesi, onun çaldığı şarkılarla, saksafonun sesi, eski komşum Tenor Levent Gündüz Tıkla, dinle, seyret.. ,kuş, denizin dalga sesi....
En sevdiğin 3 tat:
Babamın pişirdiği her türlü balık ama çorbası hariç :p, Nannimin pişisi, okuldan geldiğimde annemim pişirdiği kek ...
En sevdiğin 3 koku:
Melisaciceginin kokusu, deniz kum tuz kokusu, geç bulup erken kaybettiğim R sizi sevgilimin kokusu....
Artık hangisini isterlerse onu yapsınlar.....
Mimlediklerim:
http://aryainneverland.blogspot.com/
sen orada çok dinledin mary canlan biraz..
http://maaathildaaa.blogspot.com/2011/02/erkekler-kadnlar-hakknda-neleri.html
http://mervkaplan.blogspot.com/2011/04/bir-elf-bir-jedi-ve-bir-robotun.html
aslısın bu arada resimlerden torpillisin kıskanmıyor değilim haberin olsun :p
mucizem mim yapmışsıın, şarkı ve şiiride yapsannnn :=)
bir çorabımız daha var alemde haberiniz olsun...
çirkin suratlı tutsiii
http://zufut.blogspot.com/2010/12/uykum-soyletti.html
güzel şiirli kadın sema
profösör
Süper ince parlak çorap
MİM 2
Bloglara can geldiği belli olmuş oluyor böylece Mimlerden bunu anlıyoruz... Deep de mimlemiş beni soruları ise şu teşekkür ediyorum.....
En sevdiğin üç görsel:
Şimdi orada olmalıyım dediğim zamanlarda, Karşıyaka yalı eski oturduğum evin manzarası...
Çok sıkıntılı olduğum zamanlarda gözlerimin önünde, Mordoğan Ardıç ta gün batımı...
Çiçek, böcek, ağaç, kuş, denizin altı, balıklar, renkler...
En sevdiğin üç ses :
Çocukken babamın işe gitmeden önce, onun bir bütünü olan enstürumanının sesi, onun çaldığı şarkılarla, saksafonun sesi, eski komşum Tenor Levent Gündüz Tıkla, dinle, seyret.. ,kuş, denizin dalga sesi....
En sevdiğin 3 tat:
Babamın pişirdiği her türlü balık ama çorbası hariç :p, Nannimin pişisi, okuldan geldiğimde annemim pişirdiği kek ...
En sevdiğin 3 koku:
Melisaciceginin kokusu, deniz kum tuz kokusu, geç bulup erken kaybettiğim R sizi sevgilimin kokusu....
En Sevdiğin 3 His;
Huzur, Özgürlük, güven.....
,Artık hangisini isterlerse onu yapsınlar.....
Mimlediklerim:
http://aryainneverland.blogspot.com/
sen orada çok dinledin mary canlan biraz..
http://maaathildaaa.blogspot.com/2011/02/erkekler-kadnlar-hakknda-neleri.html
http://mervkaplan.blogspot.com/2011/04/bir-elf-bir-jedi-ve-bir-robotun.html
aslısın bu arada resimlerden torpillisin kıskanmıyor değilim haberin olsun :p
mucizem mim yapmışsıın, şarkı ve şiiride yapsannnn :=)
bir çorabımız daha var alemde haberiniz olsun...
çirkin suratlı tutsiii
http://zufut.blogspot.com/2010/12/uykum-soyletti.html
güzel şiirli kadın sema
profösör
14 Nisan 2011 Perşembe
BOTOKSUM GELDİİ!!!
Her zaman buradan eleştiri yapmayacağız değil mi ama? Botoks yaptırdım :p şaka şaka.
Geçen hafta kullandığım cilt ürünlerinin temsilcisi bana cilt bakımı için gün verdi, giderken dedim ki bir şey almayacağım " kesinlikle koyverme kendini Cemrem bunlar para tuzağı" diye kendimi uyararak gittim. Bakım yaparken doğal olarak yeni ürünlerini anlattı tahmin ettiğim gibi. Tabi satmaya çalışması gayet normal onu sonuna kadar sükunetle dinledim ve bu arada cilt bakımının tadını çıkarmaya çalıştım.
Bana bir kremden bahsediyor, diyor ki "kullanır kullanmaz etkisini görüyorsunuz aynada, hemen inanılmaz bir krem şimdi sürdüğümde şaşıracaksınız, daha önce de cilt bakımı yaptığım kişiler diyor ki daha önce niye önermedin acayip güzel"...
Bir düşündüm senelerdir kullandığım bir markadır Estée Lauder, böyle bilinen ve tanınan firmanın çalışanının basit küçük yalanlar atmamalı.
"Bu krem kaç yaş için?" diye sordum bunun yaşı yok sadece acil ihtiyaçları karşılıyor." Nasıl yani?"
"Eğer yüzünüz sarkma problemi yaşamışsa, yada genetik olarak kırışıklıklar, sarkmalar varsa elastikiyetini kaybetmişse cilt bu kremi kişi kaç yaş olursa olsun kullanabilir".
Kuzenim mesela 28 yaşında olmasına rağmen annesi gibi yanakları sarkmış, ve durumdadır. Neyse uzatmayayım bu kremin önce göz için olanı sonrada yüz için olanını kullanıp cilt temizliğini bitirdi .
Ben aynayı hemen bir hışımla kaptım kızın elinden Ohaaaa şoka girdim inanamadım gerçekten dedikleri doğruydu kendi yüzümü ben bile tanıyamadım. Bir gerilmiş en az, en az diyorum bir 7 sene önceki cildime götürdü beni. İnanamadım yemin ediyorum. Hemen fiatını sordum tabiii öhöm, öhöm orası biraz can sıkıcıydı doğrusu. 650 TL yüz için olanı 320 TL göz için olanı idi. Çok pahalı bulduğumu söyledim tabii, "haklısınız ama 2 bin TL ye de krem var " deyip beni şaşırtmayı sürdürdü. Şu an bozulmuş bulaşık makinamı yenisini 950 TL alırken, bir kreme 650 vermek pufff. Sıkı durun fısıltı gazetesi bu ayın 15 inde bir indirim olabilir dedi ama ne oranda bilemiyorum. Kartla 10 a falanda bölüyorlar. Ay botoksum geldi diyen varsa bu kreme gelsin, dr gitmesin.
Geçen hafta kullandığım cilt ürünlerinin temsilcisi bana cilt bakımı için gün verdi, giderken dedim ki bir şey almayacağım " kesinlikle koyverme kendini Cemrem bunlar para tuzağı" diye kendimi uyararak gittim. Bakım yaparken doğal olarak yeni ürünlerini anlattı tahmin ettiğim gibi. Tabi satmaya çalışması gayet normal onu sonuna kadar sükunetle dinledim ve bu arada cilt bakımının tadını çıkarmaya çalıştım.
Bana bir kremden bahsediyor, diyor ki "kullanır kullanmaz etkisini görüyorsunuz aynada, hemen inanılmaz bir krem şimdi sürdüğümde şaşıracaksınız, daha önce de cilt bakımı yaptığım kişiler diyor ki daha önce niye önermedin acayip güzel"...
Bir düşündüm senelerdir kullandığım bir markadır Estée Lauder, böyle bilinen ve tanınan firmanın çalışanının basit küçük yalanlar atmamalı.
"Bu krem kaç yaş için?" diye sordum bunun yaşı yok sadece acil ihtiyaçları karşılıyor." Nasıl yani?"
"Eğer yüzünüz sarkma problemi yaşamışsa, yada genetik olarak kırışıklıklar, sarkmalar varsa elastikiyetini kaybetmişse cilt bu kremi kişi kaç yaş olursa olsun kullanabilir".
Kuzenim mesela 28 yaşında olmasına rağmen annesi gibi yanakları sarkmış, ve durumdadır. Neyse uzatmayayım bu kremin önce göz için olanı sonrada yüz için olanını kullanıp cilt temizliğini bitirdi .
Ben aynayı hemen bir hışımla kaptım kızın elinden Ohaaaa şoka girdim inanamadım gerçekten dedikleri doğruydu kendi yüzümü ben bile tanıyamadım. Bir gerilmiş en az, en az diyorum bir 7 sene önceki cildime götürdü beni. İnanamadım yemin ediyorum. Hemen fiatını sordum tabiii öhöm, öhöm orası biraz can sıkıcıydı doğrusu. 650 TL yüz için olanı 320 TL göz için olanı idi. Çok pahalı bulduğumu söyledim tabii, "haklısınız ama 2 bin TL ye de krem var " deyip beni şaşırtmayı sürdürdü. Şu an bozulmuş bulaşık makinamı yenisini 950 TL alırken, bir kreme 650 vermek pufff. Sıkı durun fısıltı gazetesi bu ayın 15 inde bir indirim olabilir dedi ama ne oranda bilemiyorum. Kartla 10 a falanda bölüyorlar. Ay botoksum geldi diyen varsa bu kreme gelsin, dr gitmesin.
12 Nisan 2011 Salı
MIÇIMIN ŞEFİ !!!!
Nedir abi? reyting yada tanınmak, ünlü olmak adına, şef dedikleri adamın, yarışmaya katılanlara televizyondaki hareketleri? Bu ne basit düşünce ile yapılmış bir program. Show tv yayın yönetmeni dedikleri mi? ne ise o kişiii artık, bu Master cheef yarışmasını başlatırken bir şaklaban bulalım, yanına da yardımcıları olsun ama baş şaklaban programı götürsün diye düşündü sanırım..Daha önce bu zeka özürlülüğünü yemekteyiz programıyla da göstermişlerdi. Kesin karar verdim show tv çok basit bir televizyon. Ne zamandan beri insanlara hakaret etmek bir program formatı? İşte bu ve buna benzer salak saçma programlar yüzünden televizyon başındakilerin terbiye kurallarını ezip değiştiriyorlar..
Bu kadar mı? bir insan itici, terbiyesiz, saygısız, özgüveni eksik olur. İnanın bana bir programı baştan sona seyretmiş değilim sadece her program başladığında bir beş dakika göz attım. Gördüğüm 5 dakikadaki şeyler korkunçtu insanlara yaptığı psikolojik baskıyı, hakareti, bir insan olarak daha fazla seyredemedim..Daha sonra baktığımda da bu adamın ne yapmak istediğini kavradım reyting düzeninin içerisinde kendi egolarını tatmin eden bir adam olarak gördüm. Belki onun pisikolojik sorunları var ve onu tatmin ediyor bu programda. İğrenç.
Reyting denilen şeyin ülkemizde olmadığı zamanlar daha güzel programlar daha, mutlu kendinle barışık insanlar vardı.. Basit bir tespit bu.
ŞEF DEMEK NE DEMEK?
Belki seyredenleriniz vardır dünyanın en tanınmış şefinin programları yayınlanıyor Digiturkte eğer seyredeniniz yoksa biraz tanıtayım size 30 lu yaşlarında tanınan İngiliz Jamie Oliver.
Oliver; senelerce kendi programında, kendi tarzında yemek tarifleri verdi. Daha sonraki programlarında sosyal sorumluluk üstlenip bir Resturant açtı ama, çalışanlarını sokak çocukları, uyuşturucu bağımlıları, hırsızlıktan içeri girip çıkmış çocukları kazandırmak için elemeden geçirip, onları eğitime tabi tuttu. (At home) (Siteyi incelemek isterseniz) http://www.jamieoliver.com/
Öyle çocuklardı ki bunlar ben seyrederken sinir oluyordum. Sorumluluk almamış başladığı bir işi bitirme konusunda basiretsiz, özgüveni olmayan çalarak yaşamaya alışık olan, yada hayatının yarısını kafası dumanlı geçiren çocuklardı bunlar. Tahmin edersiniz ki normal insanlar gibi bir düzene bağımlı kalamayıp sürekli sorun yaşayan ve yaşatan ve yapılması gereken işleri sekteye uğratan çocuklardı. Bu çocuklarla 6 ay boyunca her gün en fazla 16 saat çekimdeydi kamera karşısında bire bir sürekli davranışlarını görüyordunuz. Onlarlarla büyük bir sabırla,sevgiyle, konuşarak, biraz disipline entegre ederek 6 ayda bu çocukları süper birer ahçı bazılarından da şef çıkardı... Kimi işe gelmeyip sızdı, telefonla arayıp sana ihtiyacım var dedi getirtti. Kimi bişey yapmadan bir köşede günlerce oturdu onu mutfağa dahil etti. Sürekli ben birşey yapamam yapmadım benden bir şey olmaz diyen çocuğun en güzel yemeği yaptığını program sonunda tanık oldum.
En sonuncu projesi İngilterede yada Amerikada ki devlet okullarında kantinlerde satılan sağlıksız yiyecekleri ve çocukların beslenme alışkanlıklarını değiştirmeye çalışmak. Binlerce okullarda çalışan basit fast food yemekleri senelerce pişirmiş, çocukların sağlıklarını önemsemeyen ahçıları bilinçlendirip onlara fesleğenli sebzeli tavuk yada et pişirmeye alıştırmak. Kulağa hoş geliyor değilmi?
Ama öyle!! İnsanlara nasıl davranmasını bilen insan, hayatında nasıl sevildiğini görür.
Diyorum ben... Kendini şef sanan Batuhan abey!! söyle bakalım sen Oliver gibi olabilirmisin??? Normal hayatında sadece değişiklik isteyerek şef olmak isteyen insanlara böyle davranıyorsan yemek yapmayı öğretmek adına, böyle çocuklarla çalışsaydın ne yapardın? bilemiyorum artık varın siz düşünün gerisini!!!
Bu kadar mı? bir insan itici, terbiyesiz, saygısız, özgüveni eksik olur. İnanın bana bir programı baştan sona seyretmiş değilim sadece her program başladığında bir beş dakika göz attım. Gördüğüm 5 dakikadaki şeyler korkunçtu insanlara yaptığı psikolojik baskıyı, hakareti, bir insan olarak daha fazla seyredemedim..Daha sonra baktığımda da bu adamın ne yapmak istediğini kavradım reyting düzeninin içerisinde kendi egolarını tatmin eden bir adam olarak gördüm. Belki onun pisikolojik sorunları var ve onu tatmin ediyor bu programda. İğrenç.
Reyting denilen şeyin ülkemizde olmadığı zamanlar daha güzel programlar daha, mutlu kendinle barışık insanlar vardı.. Basit bir tespit bu.
ŞEF DEMEK NE DEMEK?
Belki seyredenleriniz vardır dünyanın en tanınmış şefinin programları yayınlanıyor Digiturkte eğer seyredeniniz yoksa biraz tanıtayım size 30 lu yaşlarında tanınan İngiliz Jamie Oliver.
Oliver; senelerce kendi programında, kendi tarzında yemek tarifleri verdi. Daha sonraki programlarında sosyal sorumluluk üstlenip bir Resturant açtı ama, çalışanlarını sokak çocukları, uyuşturucu bağımlıları, hırsızlıktan içeri girip çıkmış çocukları kazandırmak için elemeden geçirip, onları eğitime tabi tuttu. (At home) (Siteyi incelemek isterseniz) http://www.jamieoliver.com/
Öyle çocuklardı ki bunlar ben seyrederken sinir oluyordum. Sorumluluk almamış başladığı bir işi bitirme konusunda basiretsiz, özgüveni olmayan çalarak yaşamaya alışık olan, yada hayatının yarısını kafası dumanlı geçiren çocuklardı bunlar. Tahmin edersiniz ki normal insanlar gibi bir düzene bağımlı kalamayıp sürekli sorun yaşayan ve yaşatan ve yapılması gereken işleri sekteye uğratan çocuklardı. Bu çocuklarla 6 ay boyunca her gün en fazla 16 saat çekimdeydi kamera karşısında bire bir sürekli davranışlarını görüyordunuz. Onlarlarla büyük bir sabırla,sevgiyle, konuşarak, biraz disipline entegre ederek 6 ayda bu çocukları süper birer ahçı bazılarından da şef çıkardı... Kimi işe gelmeyip sızdı, telefonla arayıp sana ihtiyacım var dedi getirtti. Kimi bişey yapmadan bir köşede günlerce oturdu onu mutfağa dahil etti. Sürekli ben birşey yapamam yapmadım benden bir şey olmaz diyen çocuğun en güzel yemeği yaptığını program sonunda tanık oldum.
En sonuncu projesi İngilterede yada Amerikada ki devlet okullarında kantinlerde satılan sağlıksız yiyecekleri ve çocukların beslenme alışkanlıklarını değiştirmeye çalışmak. Binlerce okullarda çalışan basit fast food yemekleri senelerce pişirmiş, çocukların sağlıklarını önemsemeyen ahçıları bilinçlendirip onlara fesleğenli sebzeli tavuk yada et pişirmeye alıştırmak. Kulağa hoş geliyor değilmi?
Ama öyle!! İnsanlara nasıl davranmasını bilen insan, hayatında nasıl sevildiğini görür.
Diyorum ben... Kendini şef sanan Batuhan abey!! söyle bakalım sen Oliver gibi olabilirmisin??? Normal hayatında sadece değişiklik isteyerek şef olmak isteyen insanlara böyle davranıyorsan yemek yapmayı öğretmek adına, böyle çocuklarla çalışsaydın ne yapardın? bilemiyorum artık varın siz düşünün gerisini!!!
8 Nisan 2011 Cuma
BİRİ BENİ SUSTURSUN!!
Uzun zamandır hayatı ıskaladığıma dair düşüncelere kapılıyorum. Çok ciddi vahim bir durum.Yada bulunduğum durumdan memnun olup, olmadığımla ilgili sorgulamalar yapıyorum içimden. Daha tatsız şeylerde düşündüğüm oluyor. En rahatsız olduğum konulardan biri eski kiloma dönmekti mesela bunun için girişimlerim oldu devam ediyor yavaş ilerlese de şimdilik bundan memnunum.
Benim kafamı kurcalayan en büyük konu ise yalnız olmayı çok fazla istemeye başladım. Ben bu hissi kendimden daha önceden biliyorum bu tehlikeli bir his!!
Yanız bir hayat sürmek, istediğim zaman istediğim yere sorgulamasız , hesapsız çıkıp gittmek, yemek yapmadan günü geçirmek, istediğim zaman yemek, uyumak, televizyon seyretmek, ütü yapmamak, temizlik işleriyle ilgilenmemek, sorumluluk almamak istediğim zaman uykudan uyanmak. Akşamları arkadaşlarımla eve hemen gitme zorunluluğu olmadan sohbet edip, bir yerlerde saatlerce kıvırcık marul gibi yayılıp oturmak. Hafta sonu kendime, kafama göre program yapabilmek .Konu dönüp dolaşıp kimsenin sorumluluğunu almamaya çıkıyor işte.
İnsanları bahar havasında keyif yaparken görüyorum imreniyorum. Hayatım boyunca kimseyi kıskanmadım kimsenin sahip olduğu materyaller, konumlarla ilgilenmedim hep kendime baktım. Ama nedense son zamanlarda içime kıskançlık tohumları kaçtı ve zayıf insanları kıskanıyorum, çok şık topuklu ayakkabılarıyla işlerine tıngır, mıngır giden kadınları kıskanıyorum, hatta onların arkadaşlarıyla öğle yemekleri yemelerini de kıskanıyorum iyimi? Kendimi bu düşüncelerimle ilgili bir süre sonra yargılayıp, infaz kararımı veriyorum.Ama sonra o kötü tohumlar yine yeşilleniveriyor. Bir ailem var bu aileyi kurmak ve düzene oturtmak için çok uğraştım. Eşimde ailesini ayakta tutmak için çok yoğun çalışıp, benim, çocukların isteklerini yerine getirmek için günlerce uykusuz kalıyor çok çalışıyor. Ama onu takdir etsem de, ne yaşadığı umrumda değil, umursamıyorum, kendimi düşünüyorum sırf. Şu aralar sadece kendimi düşünüyorum, sadece kendim ve kendim için bir şeyler yapmak istiyorum. Evet itiraf ediyorum içime kötü niyetli bir kadın kaçtı. Belki bunların nedeni eşimle rutin bir evli moduna girmemiz olabilir. Onun işle ilgili sorunları, faturalar, evin ihtiyaçları, kişisel istekler, benim için evle ilgili sorumluluklarım, kızlar, bu rutinler bizi yıprattı sanırım.
Tekrar bir tek başıma başlangıç yapmak benim için çok zor.Hem birikimim hemde halim yok. Üstelik eşimle evliliği bitirecek çok büyük bir problem yaşamıyorum.
Ama kafamdan her şeyi bırakıp gidesi durumlarda söylenen cümleler dönüp duruyor. BEN HAYATI ISKALAMAK İSTEMİYORUM O YÜZDEN GİDİYORUM, demek istiyorum mesela ne kadar bencilce! Ama bu lafı söyleyenin üç buçuk yaşındaki bebesini "yanıma alacam" diye tutturmasını anlamsız bulur herkes, anan, baban, aynı yastığa baş koyduğun biri en çokda. Birde empati yapmak gerekir.
Onunda bana BEN BU HAYATTAN ÇOK YORULDUM HAYATI ISKALAMAK İSTEMİYORUM deyip gittiğini düşünsenize!!!! Allah korusun kafayı üşütebilirim öyle bir şey olursa...
Ama o içimdeki kötü kadın susmuyor susturamıyorum!!!!! Bir şey, biri sustursun şu kadını!!!
Benim kafamı kurcalayan en büyük konu ise yalnız olmayı çok fazla istemeye başladım. Ben bu hissi kendimden daha önceden biliyorum bu tehlikeli bir his!!
Yanız bir hayat sürmek, istediğim zaman istediğim yere sorgulamasız , hesapsız çıkıp gittmek, yemek yapmadan günü geçirmek, istediğim zaman yemek, uyumak, televizyon seyretmek, ütü yapmamak, temizlik işleriyle ilgilenmemek, sorumluluk almamak istediğim zaman uykudan uyanmak. Akşamları arkadaşlarımla eve hemen gitme zorunluluğu olmadan sohbet edip, bir yerlerde saatlerce kıvırcık marul gibi yayılıp oturmak. Hafta sonu kendime, kafama göre program yapabilmek .Konu dönüp dolaşıp kimsenin sorumluluğunu almamaya çıkıyor işte.
İnsanları bahar havasında keyif yaparken görüyorum imreniyorum. Hayatım boyunca kimseyi kıskanmadım kimsenin sahip olduğu materyaller, konumlarla ilgilenmedim hep kendime baktım. Ama nedense son zamanlarda içime kıskançlık tohumları kaçtı ve zayıf insanları kıskanıyorum, çok şık topuklu ayakkabılarıyla işlerine tıngır, mıngır giden kadınları kıskanıyorum, hatta onların arkadaşlarıyla öğle yemekleri yemelerini de kıskanıyorum iyimi? Kendimi bu düşüncelerimle ilgili bir süre sonra yargılayıp, infaz kararımı veriyorum.Ama sonra o kötü tohumlar yine yeşilleniveriyor. Bir ailem var bu aileyi kurmak ve düzene oturtmak için çok uğraştım. Eşimde ailesini ayakta tutmak için çok yoğun çalışıp, benim, çocukların isteklerini yerine getirmek için günlerce uykusuz kalıyor çok çalışıyor. Ama onu takdir etsem de, ne yaşadığı umrumda değil, umursamıyorum, kendimi düşünüyorum sırf. Şu aralar sadece kendimi düşünüyorum, sadece kendim ve kendim için bir şeyler yapmak istiyorum. Evet itiraf ediyorum içime kötü niyetli bir kadın kaçtı. Belki bunların nedeni eşimle rutin bir evli moduna girmemiz olabilir. Onun işle ilgili sorunları, faturalar, evin ihtiyaçları, kişisel istekler, benim için evle ilgili sorumluluklarım, kızlar, bu rutinler bizi yıprattı sanırım.
Tekrar bir tek başıma başlangıç yapmak benim için çok zor.Hem birikimim hemde halim yok. Üstelik eşimle evliliği bitirecek çok büyük bir problem yaşamıyorum.
Ama kafamdan her şeyi bırakıp gidesi durumlarda söylenen cümleler dönüp duruyor. BEN HAYATI ISKALAMAK İSTEMİYORUM O YÜZDEN GİDİYORUM, demek istiyorum mesela ne kadar bencilce! Ama bu lafı söyleyenin üç buçuk yaşındaki bebesini "yanıma alacam" diye tutturmasını anlamsız bulur herkes, anan, baban, aynı yastığa baş koyduğun biri en çokda. Birde empati yapmak gerekir.
Onunda bana BEN BU HAYATTAN ÇOK YORULDUM HAYATI ISKALAMAK İSTEMİYORUM deyip gittiğini düşünsenize!!!! Allah korusun kafayı üşütebilirim öyle bir şey olursa...
Ama o içimdeki kötü kadın susmuyor susturamıyorum!!!!! Bir şey, biri sustursun şu kadını!!!
6 Nisan 2011 Çarşamba
NASRETTİN HOCA !!
Nasrettin Hoca'ya sormuşlar:
“Kimsin?”
“Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.”
Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca:
...“Sen kimsin?”
“Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara.
“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasrettin Hoca.
“Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam.
“Daha sonra?” diye üstelemiş Hoca.
“Vezir” demiş adam.
“Daha daha sonra ne olacaksın?”
“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”
“Peki, ondan sonra?”
Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş:
“Hiç.”
“Daha niye kabarıyorsun be adam. Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: "Hiçlik makamında!
“Kimsin?”
“Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.”
Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca:
...“Sen kimsin?”
“Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara.
“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasrettin Hoca.
“Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam.
“Daha sonra?” diye üstelemiş Hoca.
“Vezir” demiş adam.
“Daha daha sonra ne olacaksın?”
“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”
“Peki, ondan sonra?”
Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş:
“Hiç.”
“Daha niye kabarıyorsun be adam. Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: "Hiçlik makamında!
5 Nisan 2011 Salı
SPOR SALONU SEÇERKEN!!!
http://www.body-graphy.com/index.html
Bir şey yapmak istediğin zaman en iyisini seçeceksin diyorum ben. Bu düşüncemde ne kadar doğru olduğumu gördüm inanırmısınız? Spor yapmak ciddi bir iş, okullarda hep sporla haşır neşirdim derecelerim var demiştim. Senelerce hayatımdan sporu çıkarmadım özel hocalarla atletizmde ve yüzmede, okul basket takımında çalıştım. Az çok bazı şeyleri biliyorum. Spor yapmadan verilen kiloların mesela daha çabuk geri döndüğünü hepimiz biliyoruz. Daha fazla enerjik olunduğunu, yada kondisyonumuz arttıkça zor hareketleri daha kolay yapıldığını da. Ama bir şey var ki o çok zor bir durum içerisine sokabilir insan vücudunu. Oda bilinçsiz yapılan spor gibi..
Bir arkadaşım ve kardeşimde benim gibi spora gidiyor soruyorum ne yapıyorsunuz yada nasıl diye. Değişik cevaplar alıyorum mesela kardeşim ciddi kilo aldı ki! kendisi bir erkeğe göre gayet fit bir insandı. Kız arkadaşıyla aynı evde yaşamak onu kilolandırdı. Evde yemek pişmesi gibi, demek ki aç yaşıyormuş çocuk ondan fitmiş. Neyse sordum "ne yapıyorsun" diye "sadece yürüyorum" dedi "alet çalışmıyormusun?" dedim "aletli çalışmıyorum" dedi. Obaa dedim "neden?" "canım öyle istiyor zorlanmak istemiyorum" dedi. "E sizin hocanız yokmu başınızda" dedim " var karışmıyor dedi" bu bahsettiği yer İzmir Alsancak ta hatırı sayılır bir otelin spor salonu!! Oysaki sadece yürüyüşle yağ yakılmıyor..
Spor salonunsa giden arkadaşıma sordum "nasıl bir program yaptırıyorlar" diye" bir kartım var oradan okuyorum kaç tane yapmam gerekiyorsa yapıyorum " dedi "e nasıl tutacağını biliyormusun?" dedim" "neyi?" dedi "yani ağırlıkları" dedim "nasıl tutuluyorsa tutuyorum" dedi.. "Yağ, kas, ölçümü yapıldı mı? dedim" "Yoo sadece kilom tartıldı" dedi. Arkadaşımın bu bahsettiği de İzmir de balçova tarafında hatırı sayılır bir otelin spor salonu..
Hele bir arkadaşım var, senede 4000 dolarcık ödediği spor salonunda sadece g-string li kızları seyretmeye gidiyormuş iyimi!!! G- stringli kızlarda benim arkadaşım gibi salakları bulmak için 4000 dolar odüyorlarmış. Bu fikri sevenlerde vardır tabii muhtemel..
İşte bu cevaplardan sonra Spor salonu seçiminde ne kadar doğru karar verdiğimi anladım. Ve içinizde spor salonuna yazılacaklar var ise bu yazdıklarımı dikkate alsın derim. Malum bahar geliyor herkes forma girmek istiyor.
1) İlk geldiğim gün Kilo, yağ oranı, kas kütlesi ölçümü yapıldı. Çıkan verilere göre bir program çıkarıldı..
2) 3 hafta boyunca sadece cardio, bisiklet ve cross-trainer yaptım.
3) 4. hafta karın egzersizlerine başlandı.
4) 5. haftada ağırlıklarıma başlandı ve her ağırlık aletinin başında nasıl tutmam gerektiği ve yanlış tutarsam nasıl bir sorun olabileceği ihtimali söylendi, her tutuşumda da bileğini o şekilde yapma, omuzundan itme gibi uyarılar oldu. Isınma cardiosundan sonra, ağırlık daha sonra cardio yapmanın esas yağ yakma nedeni olduğu öğrendim mesela...
5) Her hareketimde başımda ya Mert hoca ya, Murat hoca, yada Ebru hoca var. Yalnız tek başına hiç bir ağırlık yada hareket yapılmıyor..
Önemli şeyler bunlar. Bu anlattıklarımı dikkate alın derim belki size yol gösterebilir.
Bu çalışmanın karşılığında 4 kilo gitti ve de sıkılaşmış bir vücut sahibi olmaya başladım. yehooo.....Ciddi bi sıkılaşma var, farkettim beğenmediğim yerleri takip ettim ve gelişmelere şaşırdım. Yanlız birbuçuk aydır eşofmanlar, spor ayakkabılar çıkmadı üzerimden. Ne alışkanlıkmış rahat kıyafet giymek. Cumartesi kızımı konservatuara götürürken bu zaman içerisinde giymediğim tişörtümü giydim şok oldum, bir boşluk karın bölgemde tişörtün içinde yüzüyorum sankim öhö öhö...
Demiştim size kendimi onlara emanet ettim diye, iyikide etmişim!!!!....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





